Çok uzak bir geçmişi bulunmayan psiko-onkoloji bilim dalının amacı; kanser tanısı almış hastaları, bakım veren hasta yakınları ve hatta onkoloji alanında çalışan personellerinin, hastaya kanser tanısı konulduğu aşamadan itibaren, tedavi süreci boyunca yaşayabilecekleri psikolojik, psikiyatrik ve sosyal sorunları tespit etmek, hastalık sebebiyle düşen hayat standartlarını yükseltmeye çalışmaktır.

Kanser beraberinde getirdiği fiziksel sorunlarının yanı sıra, psikolojik ve sosyal yönden uzun süreli mücadele gerektiren bir hastalıktır. Kanser tedavisi aynı anda birden fazla bölümün tanı ve tedavi sürecinde birlikte çalışmasını gerektirir. Bu ekipte tıbbi onkologlar, radyasyon onkologları, hemşireler, cerrahlar, patologlar, radyologlar, psiko-onkologlar ve sosyal hizmet uzmanı yer almalıdır. Dünya Sağlık Örgütü ve Dünya Psiko-Onkoloji Birliği’nin kanser tanı ve tedavisinde psiko-sosyal desteğin gereksinimi önemle vurgulanmıştır. Bu noktada kansere bağlı ruhsal bozukluklar diğer psikiyatrik vakalar ile karıştırılmamalıdır ve tamamen ayrı ele alınmalıdır.

Tedaviyi sadece biyolojik odaklı değil bütüncül bir yaklaşımla biyolojik, psikolojik ve sosyal unsurları da göz önünde bulundurmak, tedaviye hem daha olumlu cevap alınmasına hem de iyileşme hızını da olumlu yönde etkilemesinden dolayı büyük önem taşımaktadır. Örneğin; hastanın fiziksel bir rahatsızlığı, kaygı ve korku gibi ruhsal sıkıntılara yol açabilir. Bu durumun tersi de olabilir; kaygılı ve korkunun olduğu yaşamda, bedenin işleyişi daha da bozulabilir. Yalnızca fiziksel ve duygusal sorunlar yaşanmamaktadır, bunun yanında sosyo-ekonomik sorunlar da hasta ve hasta yakınını zorlayabilmektedir. Tedavi masraflarının yüklü olması, bakım veren aileyi başta olmak üzere, aile içi ilişkilerde ki dengelerde bile sorunlar ortaya çıkarabilmektedir. Sonuç olarak, bedensel, ruhsal ve sosyal olaylar birbiriyle yakından ilişkidir ve birbirlerini etkilemektedir.

Her insanın kendine has özellikleri vardır. İnsanları özel kılan yalnızca biyolojik yapısı ve işlevleri değil aynı zamanda yaşı, cinsiyeti, ekonomik durumu, bireyin çevresi, inançları, kültürel yapısı, kişisel beklentileri ve karakteristik özellikleri hastalık karşısında baş etme becerilerini ve ruhsal sorunlara olan tepkilerini doğrudan etkileyen unsurlardır. Bu nedenle bir hasta ile çalıştığımızda, yalnızca bireyi değil, “Çevresi İçinde Birey” anlayışı ile hastayı bir bütün olarak değerlendirmekteyiz. Bu da kanser tedavisinde sadece hastalık odaklı değil, hasta ve hasta yakını odaklı çalışmanın önemini göstermektedir.

Psiko-onkoloji literatüründe “Kanseri Anlamlandırma” konusunda genel anlamıyla kabul görmüş, 5 evresi bulunmaktadır. Unutulmaması gerekir ki herkes her evreye aynı tepkiyi göstermese bile, genel itibariyle aşağıdaki tepkilerden mutlaka bazılarını gösterebilmektedir.

 “İnkar evresi”

Hastalar ilk kanser tanısı aldıklarındaki ruh halidir. Şok ile içice olarak hissedilen bu dönemde, hastalar test sonuçlarında kanser hastası olduklarını kanıtlayan her şey ortadayken hastalığın gerçekte olduğuna inanamaz ve kabullenmekte oldukça güçlük çeker. Bu dönemde genellikle hastalar;

• Hastalık hiç başlarına gelmemiş gibi davranabilir.

• Hastalıktan bahsetmek istemez ya da olabildiğince çok az konuşur.

• Hastalığa ve bu sürece karşı kayıtsızlık görülebilir

• Tedavi için hastaneye gitse bile “kanser” kelimesini kullanmaktan kaçınabilir.

• Tedavisini alıyor olsa bile hala kanser hastası olduğunu düşünmeyebilir.

 

“Öfke ve Pazarlık Evreleri”

 

Kanser tanısını öğrenmek, çoğu zaman kişilerin “adaletli ve umut dolu bir geleceğin olduğu inanışını” sarsabilir, “öngörülebilir ve kontrol edilebilir bir dünyada yaşıyor olmamanın” derin hayal kırıklığına uğratabilir. Örneğin;

• Hasta kendi bedenini düşünerek “Ben daha genç bir bedene sahip olduğumu sanıyordum” diye kendisiyle pazarlık yapabilir.

• “Bu hastalık bir bitsin, bir daha asla yapmam” diyebilir.

• “Hep bu sigara yüzünden, geçen ay sigarayı arttırmasaydım…” diyebilir.

• Bedenine iyi bakamadığı için kişi kendisine öfkelenebilir.

• “Dünyada bunca insan varken neden ben” ya da “niye hayatımın bu önemli zamanında ve şimdi…” diye sitem edebilir.

• Kendisini üzen eşe, zorla yemek yedirmeye çalışan yakınına, hal hatır sormak için arayan dosta, kan alırken kolunu acıtan hemşireye, yatarken hızlıca ziyaret eden doktora, hatta serum hortumunun neden bu kadar kısa olduğuna bile yoğun öfke duyulabilir.

“Depresyon ve Kabullenme”

 

Kabullenmek bu dönemde artık öfke ve kaygıdan çok, üzüntü ve keder duygularını hissettirebilir. Yeni hayat tarzına ayak uydurulmaya çalışıldığı bu safhada, uyku, iştah, enerji ve cinsel istekte bozulmalar olabilir. Çabuk duygulanma, umutsuzluk, ve “aileme yük oluyorum” şeklinde kendisine suçluluk düşünceleri eşlik edebilir. Üzüntülü hissetme, hayattan tat almama, uyku ve iştah bozukluklukları, dikkat sorunları, umutsuzluk, kimsenin yardım edemeyeceği hissi varsa ve uzun zamandır iş ile aile hayatınızı etkiliyorsa depresyonda olma olasılığından dolayı psiko-onkolog ile görüşülmesi önerilir. Eğer bu durumlar çok şiddetliyse bir psikiyatr ile de görüşülmesi düşünülebilir. Lakin genel hayatı etkilemeyen üzüntü hali ise yas sürecinin bir parçası olduğu unutulmamalıdır. Benzer şekilde hasta yakınlarının hastalığı kabullenmelerinde ve başa çıkmada zorluk yaşamaları ile depresyon hallerinde de psiko-onkoloğa gitmeleri hem kendileri için hem de hastanın hastalığa uyumunu kolaylaştırıp tedavi sürecini daha rahat atlatmalarını sağlayabilir.

Bu evrelerin ve sürecin desteklenmesi için hastanın ve hasta yakınlarının tedaviye uyum sürecinin sağlanması; ancak psiko-onkologlar, tıbbi sosyal hizmet uzmanları gibi alanında yetkin sağlık personeli tarafından müdahalesi gerekmektedir.